Farklı Bir Kırılma Hikayesi


(Bu yazı, BÜMED’in dergisinin 2014 Nisan baskısında yayımlanmıştı.)

Ne çektin be Sepin şu ülkede kadın olduğun için diyemeyeceğim. Ki kendisi için bunu demek zorunda olan çok kadın var maalesef memlekette. Hayır, onlardan biri değilim. Şükretmesi gereken azınlıktanım.

Sadece kız olduğum için okula gönderilmeyen ve bu şekilde hayatına çok şiddetli bir müdahale yemiş çocuklardan değilim.

Kızını dövmeyen dizini döver denilerek babam tarafından ya da erkek arkadaşım, kocam tarafından dövülmedim. (Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü – KSGM tarafından 2009 yılında yürütülen ‘Türkiye’de Kadına Yönelik Aile İçi Şiddet’ araştırmasına göre, ülke genelindeki kadınların %39’u fiziksel şiddet, %15’i de cinsel şiddet yaşarken, kadınların %42’si iki şiddetten en az birini yaşadığını ifade ediyor.)

Mahalle baskısı adı altında yumuşatılarak manasızlaştırılan bir dinsel ve kültürel bağnazlık nedeniyle rızam olmayan bir kıyafetle dolaşmaya zorlanmadım. (Ki kendi rızasıyla çıplak gezene de başını örtene de birşey demeye hakkım olmadığını çok iyi bilirim, gene şükürler olsun.)

Çocuk yaşımda, para ya da töre ya da içi boş başka birşey için satılmadım. (Buna gene anlamsızlaştırmak için ‘evlendirmek’, kızlara da ‘çocuk gelin’ deniyor. Oysa ilkinin adı satılmak, ikincisininki seks işçisi. Parayı baştan mı aldığın yoksa işlem başına mı aldığın sadece bir teferruat. Bunu yapanların adı da hepimizin bildiği, sadece Türkçe’de değil her dilde en ağır küfürlerden biri sayılan, sekiz harfli, p ile başlayan kelime.)

Babamın seçtiği, flört etmediğim, öpmediğim, beraber olmadığım bir adamla, 18 yaşımdan önce evlendirilmedim. (2012 yılında yapılan toplam resmi evlenmeler içinde 16-17 yaşında evlenen kız çocuklarının sayısı 40,428 – TÜİK)

18 yaşımdan önce çocuk doğurmadım. (2012’de 15-19 yaş grubunda doğum yapan ergen sayısı 91,114 – TÜİK)

İslam dininde dört kadına izin var varsayımıyla, kocam dediğim adamı başkalarıyla paylaşmadım. (Bu konuda istatistik bulmak mümkün değil sanırım.)

Kadının belinden sopayı karnından sıpayı eksik etmeyeceksin diye, bakamayacağım çocukları (ki kanımca mutlu çocuklar evrenin en değerli kaynaklarıdır) doğura doğura geçmiyor hayatım.

Çalışmam uygun görülmüyor diye diplomamla evde oturmam beklenmedi. (2009 senesi itibariyle, Türkiye’de kadınların işgücüne katılımı %27,8 seviyesinde; kadın işgücüne katılım oranı Avrupa’nın en düşük oranına sahip İtalya’nın ancak yarısı kadar – Bahçeşehir Üniversitesi, Ekonomik ve Toplumsal Araştırma Merkezi / BETAM).

Boşansam hayatımı idame ettiremeyeceğim korkusuyla, erkeğin elinin kiri addedilen aldatmaya (ki İslam dininde zina deniyor ve günah) veya başka bir boşanma sebebine göz yummak zorunda kalmadım.

Benim hikayem farklı.

Pazarlama araştırmasına katılsa A-B sosyoekonomik sınıfını işaretleyecek bir ailede büyüdüm, Üsküdar Amerikan Kız Lisesi’nde, sonra da Boğaziçi’nde İşletme bölümünde okudum. Robert Kolej’de okuyan ablam ve benim, ‘iyi’ okumamız, bizim ailede herşeyden daha önemliydi.

Evde, lisede, üniversitede her gördüğüm şey, zihnime kadın ve erkek eşittir’i üzerinde hiç kafa yormayacağım ve hiç sorgulamayacağım bir şekilde kazıdı. Devamlı bir altyazı geçiyordu sanki, bedenin dışında hiçbir farkın yok, erkeklerin yaptığı herşeyi sen de yapabilirsin diye. Bir nevi amazon kadını kodlaması yaşadım: Güçlü, başarılı ama dişil enerjisini hiç duymayan kadın olmaya şartlandım. Kendi yaşamımım cahiliyet devri diye addettiğim o senelerde, henüz bedenin en az zihin kadar güvenmem gereken birşey olduğunu anlayamamış, zihnimin sözcüklerini mutlak doğru olarak kabul eder bir aymazlıktaymışım. Giyinmeyi, güzel ayakkabıları, kuaföre gitmeyi, manikür – pedikür yaptırmayı sektirmeyen, kadınsı olmayı bilen, ama içindeki dişil enerjisini bastıran bir kadın olarak yuvarlanıp gitmişim.

Otuzlu yaşlarımın ortasına kadar böyle sürdü, erkek gibi düşünmeye, hissetmeye kuruldum. Bu kurulma benim için özellikle iş hayatında geçerliydi. Benzer şartlanmanın, farklı kadınlar için aşk, sosyal ya da başka hayatlarında geçerli olduğunu görüyorum. Mesela bizim toplumumuzda çok görülen kayınvalidenin geline baskısı tamamen eril enerjisiyle kafası karışmış kadınlara özgü birşey. Ya da birçok evlilikte kadınlar dişil enerjilerini yok saydıkları için sıkıntı yaşıyorlar. Ben özellikle iş hayatımda dişil enerjimi bastırdım da bastırdım. Hayatımdaki adamlardan hiçbir farkım yok diye kendimi boşa telkin ve zorla ikna edip durdum. Tek farkımızın onların penisi benimse vajinamın olması olduğunu sandım, o yüzden de, fiziksel güç farkının söz konusu olmadığı her durumda tamamen aynıyız diye inandım. Herşeyi sorgulayan, her sene fikir temizliğinden geçen ben, bu konuda çok ciddi sınıfta kaldım. Benim için ve çevremdeki başarılı kadınlar için sarf edilen, aslında hakaret sayılması gereken ‘erkek gibi kadın’ benzetmesinden rahatsız olmayı bırakın, tuhaf bir gurur duydum. Halbuki iki cinsin içinde de hem dişil hem de eril enerji var ve herhangi birinin bastırılması kişide ıstıraba sebep oluyor. Gene kültürel bağnazlık sonucu dişil enerjiyi bastırmaya yönelik ‘erkekler ağlamaz’ lafı, bir erkek çocuk için en tahrip edici sözlerden biri, mesela.

Neyse ki uyandım. Nasıl uyandığımın çok ehemmiyeti yok çünkü her kadının uyanması özel olacaktır. (Kısaca, çok uzun seneler yoga tecrübesi olan bedenimin hamileliği ve doğurmasıydı beni uyandıran, ama uyanış kesinlikle hamileliğe ya da anneliğe tescilli değildir tabi ki.)

Kendime geldim ve kendimi buldum: Bir kere erkeklerin yaptığı herşeyi yapamıyorum. Hatta becerebildikleri bazı şeylerin yanından bile geçemem. Ama aynı şekilde erkekler de benim yaptığım herşeyi yapamıyorlar. Yaptığım birçok şeyin yanından bile geçemezler. Onlar gibi düşünemiyorum, davranamıyorum, onlar da benim gibi düşünemiyorlar. Bir eşitsizlik söz konusu değil ama bir eşitlik durumu da söz konusu değil. Eşitlik olmak zorunda değil. Ve eşit te değil keza.

İşte çok basit bu gerçeği idrak etmem otuzbeş sene sürdü. İçimdeki eril ve dişil enerji bir arada güzel. Yogadaki yin ve yang’ın bir arada tam olması gibi. İkisi birlikte var olunca şu hayat nehri hiçbir çaba gerektirmeden akıyor. Sadece akıyor.

Benim naçizane kırılma hikayem bundan ibaret. Umarım dişil enerjisine susmayı öğretmiş kadın ve adamlara aynı şekilde ilham ve cesaret verir.

No Comments Yet

Leave a Reply

Your email address will not be published.